Eğer İnternet ile oldukça ilgiliyseniz, E-Posta hesaplarınız, site abonelikleriniz, üyelikleriniz çoksa kendinize bir şifre defteri oluşturun. Normal bir ajanda bu iş için çok yararlı oluyor. Her üyeliğinizi bir sayfaya, kayıt olduğunuz tarih, kullanıcı adı, şifre, kayıtlandığınız e-posta adresi, hatırlatma sorusu olarak notlarla yazarsanız ileride "neydi benim şuradaki şifrem?" diye sıkıntılar çekmezseniz. En önemlisi, not aldığınız için daha zor şifreler yaratabilirsiniz kendinize. Şifrelerinizin harfler ve sayılar içermesi, şifrenizin güçlü olması için önemli bir husus bunu unutmayın ve önemli sitelere genelde farklı şifreler yaratın.
Tabii sonra da bu deftere gözünüz gibi bakın :). Genelde en çok e-posta, Facebook, MSN gibi araçları kullandığımızdan, bunlara da hatırlayabileceğiniz ama karışık şifreler üretebilirsiniz.
Özellikle İnternet kafelerden giriş yapıyorsanız, "Şifremi Hatırla", "Bu Hesabı Hatırla" benzeri seçenekleri kaldırmayı sakın unutmayın. İşiniz bittiğinde de "Çıkış" yaparak, hesabınızdan çıktığınıza emin olun ki sizden sonra bilgisayar başına oturan biri bunlara ulaşmasın.
Bunların dışında da dolaştığınız sitelere dikkat eder, bilmediğiniz dosyalar indirmezseniz ve MSN listenize tanımadığınız kişiler ekleyip onlarla dosya paylaşımı yapmazsanız da, İnternet tehlikesini asgariye çekebilirsiniz.
Tür: Aksiyon / Fantastik / Dram Gösterim Tarihi: 4 Temmuz 2008
Yönetmen: Peter Berg
Senaryo: Vincent Ngo, Vince Gilligan
Yapım: 2008, ABD
Oyuncular: Will Smith (Hancock), Charlize Theron (Mary Embrey), Jason Bateman (Ray Embrey), Lauren Hill (Helikopter Muhabiri), Daeg Faerch (Michel)
Aslına bakarsanız Hancock tamamen beklediğimden farklı bir film çıktı. Fragmanlardan ve gösterimlerden dolayı, alışageldik süper kahraman filmlerini yeren bir komedi filmi sanıyordum Hancock'ı... Ama değilmiş.
Film süper güçleri olan Hancock'ın yalnızlığı ve bunalımı şeklinde ilerlerken, Hancock'ın bir halkla ilişkiler uzmanıyla tanışmasını ve bundan sonra da herşeyin daha da beklenmedik hale gelmesiyle devam ediyor. O kadar beklenmedik ki, şimdi burada ne desem olmayacak, o yüzden izlemek isteyenler olursa kendileri izleyip şaşırsınlar...
Ve birden de film duygusal bir hale giriyor. Değişik eğlenceli bir film ama öyle pek de aman amanlık değil açıkçası. İlginizi çekmediyse, başka şeylere de yönelebilirsiniz.
Ne zamandır yazacaktım, hep sonraya bıraktım. En sonunda tüm işlerimi hallettikten sonra yakın zamanda soluksuz duraksız izleyerek bitirdiğim çizgi seriyi yazıyorum.
Yıllardır animasyon filmlerine, çizgi sinemalara karşı ilgim vardır. Street Fighter, Final Fantasy: Spirits Within, Tekken gibi filmleri de severek izlemişliğim var. Gel zaman git zaman böylesi birşeyler izleme tutkum artınca neler bulabilirim diye sağı solu araştırırken, forumlarda "Avatar" furyası başladığını görmüştüm. Yalnız bir fark olarak Avatar, üç sezonluk bir diziydi. Dedim aman uğraşamam şimdi üç sezonla falan diyerek ve üzerinde durmayarak, tutkumu da rafa kaldırmıştım... Taa ki bir pazar sabahı Cnbc-E'de Avatar: Son Hava Bükücü'nün bir bölümüne rastlayana kadar. Neymiş bakalım diye baktığım bölümden sonra kendimi diziyi takip ederken buldum. "Aaa", "vay be", "ooo", "acaba ne olacak?" tepkileriyle beraber 2 ay önce üç sezonu da izleyip bitirdim. Peki neydi bu Avatar: Son Hava Bükücü?
Bir kere şunu söyleyeyim. Çok sürükleyici ve meraklandıran bir senaryosu ve kurgusu var. Onu da şöyle özetleyeyim. Avatar'ın konusu fantastik bir dünyada geçiyor. Bu dünyada bir zamanlar 4 ulus (ateş, toprak, hava, su) barış içinde yaşarlarken, Ateş Ulusu'nun bu dengeyi bozarak dünyayı ele geçirme çabaları başlar. Bu 4 ulusun arasındaki dengeyi koruyacak kişi de Avatar'dır. Avatar dört elementi de kontrol edebilen ve sürekli başka bir insan kimliğinde dünyaya gelen bir varlıktır diyebiliriz.
İşte bizim izlediğimiz süreçte de yeni Avatar, Aang'i görüyoruz ve Ateş Ulusu'nu durdurup, dünyaya tekrar barış ve huzur getireceği macerasında ona eşlik ediyoruz. Bu macerada daha o kadar çok karakter var ki, izlemeye başlarsanız hepsini yakından tanıyacaksınız. Özellikle General Iroh favori karakterlerimden biriydi :).
Şimdi bu tabii çok üstün körü bir anlatma oldu. Dizi bundan çok daha fazlasını içeriyor. Çizgidir deyip geçmeyin, kimi zaman gülmekten yerlere yattım, kimi zaman gözlerim doldu, kimi zaman da bardaktaki suyu oynatmaya çalıştım... Eheh... :) Dizi boyunca geçen konuşmalar ve replikler de gerçekten çok anlamlı ve mesaj verici olabiliyor. Bunun dışında seslendirmeler, müzikler de bir harika... Daha iyi olamazdı sanırım.
2005'te başlayan dizi izlenme rekorları kırarak ve ödüller toplayarak 3. sezonun 2008'de bitmesiyle, sonlandırılmış. Ama inanılmaz popüler olmasından ötürü de 2010'da sineması gelecek ki çizgi olmayacak deniyor. Bekleyip göreceğiz...
Diziyle ilgili biraz daha fikir elde edebilmeniz için güzel fragmanlar aradım, bir tane bulabildim Daily Motion'dan, onu da ekleyeyim. Müziklere dikkat edin.
Akademik Personel ve Lisansüstü Eğitimi Giriş Sınavı olan ALES, Yüksek Lisans ve Doktora yapmak isteyenlerin veya Akademik Personel olmak isteyenlerin girmesi gereken bir sınavdır.
Sınav dönemleri yıl içinde Nisan (ilkbahar dönemi) ve Kasım (sonbahar dönemi) ayları olmak üzere iki tanedir.
Yüksek lisans başvurularında %50 gibi bir etkisi olmasından ötürü ALES'in önemi tartışılmaz derecede büyük. Peki ALES nasıl bir sınav?
Efendim, ALES 80 sayısal, 80 de sözel sorunun bulunduğu 3 saatlik bir sınav. Eskiden iki bölüme de ayrı ayrı 1,5 saat veriliyor ve bu süreler bittiğinde kitapçıklar toplanıyordu. Yani örneğin sayısal bölümünü dağıttıklarında 1,5 saatiniz oluyor ve o süre bittiğinde kitapçıklar toplanıp sözel bölümü dağıtılıyordu, bu yüzden de sözelde artan zamanı sayısal da kullanamıyordunuz örneğin. Neyse ki benim girdiğim Nisan 2008 ALES'inden sonra işler değişti (değişmiş yani benim haberim yoktu). Artık bir seferde 160 sorunuz ve 3 saatiniz var. Dolayısıyla herhangi bir kısımda daha iyi olanlar için süre ayarlama şansı doğdu.
Şurada zaten ALES için kullandığım soru bankalarını söylemiştim. Bana yeterli gelmişti. Sözel ve sosyal bölümlerde okuyan birçok kişi sayısal kısımdan haliyle korkuyor, fakat buna gerek yok. Zira ben de bir Uluslararası İlişkiler mezunu olarak 4 sene boyunca matematikle ilgili yaptığım en fazla iş, günlük hesap kitaptır [saat kaç?, ne kadar tutar bizim alışveriş? gibi :)] he biraz da muhasebe, istatistik gibi dersler görmüştük. Fakat zaten gelen sorular çoğunlukla dört işleme dayalı, toplama çıkartmayla halledebileceğiniz problemler. Kesir soruları, mantık soruları ve hatta sudoku benzeri sorular, hepsi bu. Sonlara doğru 3-4 geometri sorusu çıkabiliyor ama uçuk teoremleri bilmenize gerek yok, pisagor bilen, üçgenin iç açılar toplamını bilen yapar yine. Olur da önceden bazı formülleri veya yolları bilinmesi gereken sorular olursa, size zaten gerekli bilgi veriliyor. Örneğin soruda aritmetik ortalama ile geometrik ortalama geçiyorsa bunların nasıl bulunduğu yazılıyor.
Zaten kesinlikle çözümleri olan bir çıkmış sorular kitabı almanızı tavsiye ederim. Bu sayede hem nelerle karşılaşabileceğinizi daha iyi anlarsınız, hem de unutulan yerleri çözümlerden hatırlar, kendinizi hızlandırırsınız. Zaten olay da burada, hızlı olabilmek. Yapamayacağınızı düşündüğünüz soruyu hemen boş bırakın. Ne kadar hızlı olursanız o kadar yararınıza sınavda.
Ben Nisan 2008 ALES'inde sayısalda 62 net, sözelde de 72 netle eşit ağırlıkta 86.48 puan yapabilmiştim. Gayet de yeterli bir puan oldu.
Sözel için de şunları diyebilirim. Tamamen okuduğunuzu anlamayla ilgili sorular. Paragraf soruları, sıralama soruları, parçanın bütünlüğünü bozan cümleyi bulunuz gibi sorular... Dilbilgisi gibi yine bilgi isteyen şeyler yok anlayacağınız. Burada da artık ne kadar kitap okuduğunuzu ve bulmaca çözdüğünüzü sınıyorsunuz :).
Zaten sınavdan çıktığınızda da "bu muydu?" durumu oluşuyor. En azından bana kadar öyleydi. Yarın öbürgün sistem değişir de zorlaştırırlarsa bilemem, beni suçlamayın :).
Diğer tüm ALES maceralarıma da bağlantılardan bakabilirsiniz. Sorunuz olursa da elimden geldiğince cevaplamaya çalışırım.
Tür: Gerilim / Dram / Macera / Suç Gösterim Tarihi: 7 Mart 2008
Yönetmen: Ethan Coen, Joel Coen
Senaryo: Ethan Coen, Joel Coen, Cormac McCarthy (Kitap)
Görüntü Yönetmeni: Roger Deakins
Müzik: Carter Burwell
Yapım: 2007, ABD
Oyuncular: Javier Bardem (Chigurh), Tommy Lee Jones (Bell), James Brolin, Woody Harrelson (Wells), Kelly MacDonald (Carla Jean), Garret Dillahunt (Wendell), Josh Brolin (Moss), Barry Corbin (Ellis)
Çok değişik bir film No Country for Old Men. 4 dalda Oscar'ı almış olmasını geçelim, hakikaten değişik bir film :). Böyle tek düze ilerliyor desem değil, haldır haldır aksiyon oluyor desem de değil, bilemedim açıkçası. İki saat sürüyor ve genelde yavaş bir tempoda olmasına rağmen sıkılmadan ve merak ederek izliyorsunuz filmi. Sanırım bunda başrollerdeki oyuncuların büyük önemi var çünkü pek güzel performans sergilemişler, hele hele psikopat olan kötü adam pek bir manyak gerçekten :). Sonuç olarak da birkaç yerde "haydaaa" şeklinde geçen film, sonlara doğru beklenmedik bir yerde "yuh" dedirtiyor ve "hea nasıl yani?" şeklinde de bitiyor...
Can alıcı bilgiler verip de filmin keyfini kaçırmak istemiyorum ama özetle tesadüfen belaya bulaşan (gerçi bulaşmak için baya uğraştı, gecenin bir vakti kime ne diye su götürürsün be adam?) bir adamın peşine düşen bir psikopatla olan kovalamacalarını izliyoruz ve arada birkaç ek şey daha oluyor. 1980 senesinin Amerikasında geçen ve o havayı güzelce verebilen başarılı bir film de diyebilirim. Gerisini de siz izleyin.
Bu arada o kötü adam Okan Bayülgen'e benzemiyor mu ya? :)
Efendim bugün Beyazıt'tan Kadıköy'e vapurla dönerken az ilerde oturan teyze ve amcaların muhabbetine kulak misafiri olmamdan ötürü böyle bir yazı oluşturmak belirdi aklımda.
O belirti, teyzenin şu laflarıyla oluştu: "Amerikalılar öyle değil, onlar önceden okuyor, hazırlanıyor, öyle yapıyorlar..." Cümlenin başını ne yazık ki kaçırmıştım ve sonu da gürültüye denk geldi, tam anlayamadım neden bahsediyorlar.
Ama böylesi bir cümle yeterliydi bana. Çünkü neden bahsediyor olurlarsa olsun, belki bahsettikleri durum küçük bir konu için geçerli olsa da tüm Amerikalıları öven bir genelleme vardı. Benim de amacım oturup Amerikalıları yeren bir yazı yazmak değil esasında. Fakat halk arasında oluşan "Amerikalılar süperler yahu" klişesini de iğnelemek istiyorum.
Hemen şöyle diyeyim, "Amerikalılar süperdir" diye birşey külliyen yalan. Çünkü böyle birşeyin mümkün olması için ancak genetik olarak üstün DNA'lar yayılması lazım tüm nüfusa, aksi takdirde her toplumun içinde cahilinden, kültürlüsüne; fakirinden, zenginine kadar her kesimden insan vardır. Bize bugüne kadar gerek medya, gerekse de Amerikan kültür ihracıyla (Hollywood gibi milyonlara yayılabilen propaganda araçlarıyla) hep yansıtılanlar Amerika'nın süper bir güç olduğu (tamam buna doğru diyebiliriz), halkının insanının aşmış hatta ermiş olduğu, toplum refahının Nirvana'ya ulaşmış (bknz. Nirvanaya ulaşmak) olduğu, sokaktan birini çevirseniz aklından 6 haneli iki sayıyı çarpıp hemen söyleyebilecek durumda olduğu yönündedir. Fakat böyle birşey yok. Amerika'da da Avrupa'da da cahili cahil, bilinçsizi bilinçsiz, kırosu kıro, vs vs... Çünkü insan her yerde insan. Tamam belki halka sunulan şartlar ve imkânlar olarak kimi ülkeler daha üstündür fakat hangi ülkeye bakarsanız bakın aynı durumları da göreceksinizdir. Hatta kimi zaman birçok konuda daha kötü haller bile görebilirsiniz.
Onlarda da trafik kazaları oluyor, onların da hastanelerinde insanlar ölebiliyor, onların da şehirlerinde suçlar işleniyor... Konuyla ilgili onlarca belgesel, onlarca sokak röportajı var. Onları bir izleyin. Hatta Michael Moore belgesellerini (özellikle Fahrenheit 9/11 ve Sicko) kesinlikle izleyin. Daha başka isterseniz Loose Change'i de izleyin ve daha iyi görün durumu.
Uzun lafın kısası durum bundan ibaret, ben demek istediklerimi söyledim ve amacıma ulaştım, gerisi size kalmış...
Yazık günah değil mi bizlere? Bayram sevinci, coşkusu diyoruz; yollarda aileleri, insanları kaybediyoruz. Zaten artık alıştırıldık Türk milleti olarak, şehit haberleri ve trafik katliamlarına... Başlıkta da geçmişin düşündürücü lafına atıf yapmak istedim (Güven arkadaşımın verdiği ilhamla): Demiryolu komünist işidir...
Yahu böyle bir mantalite var mı? Sen ülkedeki demiryolu ağını geliştirmeyeceksin, trene yatırım yapmayacaksın, hababam yapacaksın yolları otobanları, halkı yönlendireceksin arabaya, otomobile, otobüse, şuna buna... Eee sonra? Benzini, mazotu bedavaydı değil mi? Dahası yollarda geçen zamanlar, hatta kaybedilen canlar...
Çok kez söyledim, söylemekten de bıkmayacağım. Demiryolu bir ülkenin herşeyidir. Atardamarıdır. Ucuzdur, hızlıdır, güvenlidir, kara taşımasına göre çok daha kullanışlı ve işlevlidir.
Sabahları işine giden ve akşamları işinden dönen İstanbul halkının köprü trafiğinde kaybettiği zamanları bir toplasak nasıl rakamlar çıkar ortaya aklınız alıyor mu? Yazık değil mi? Yıllarca bize "vakit nakittir" denmedi mi? E o zaman bu ne perhiz bu ne lahana turşusu! Efendim, Avrupası da, Uzakdoğusu da, Amerikası da, son sistem trenlerden kullanıyorlar, maksat halkın refahı, yolculukların kolaylaştırılması, zamandan tasarruf edilmesi ve ülkenin gelir kaynaklarının ve milli değerlerinin çarçur edilmemesi.
Sağa sola şirinlik olsun diye ve Türkiye'yi "küçük Amerika" yapabilmek için demiryoluna "komünist işi" demek kolay da, bir Allah'ın kulu da gerçekten şu ülkenin insanını düşünerek bir iş yapmaz mı, yapmayacak mı?
Yaşadığımız hain Aktütün baskınından sonra, CNN International, PKK ile ilgili değişik haber bültenleri yayınlamaya başladı. Aslında her benzeri PKK terör eyleminden sonra CNN International mide bulandırıcı röportajlar ve haberler yayınlıyor.
Az önce yine TV'de bunlardan bir tanesine rastladım ve İnternet sitelerinde bulabilir miyim diye araştırdım, şunu bulabildim:
Verdiğim videodaki söylenenleri oturdum yazdım. Önce İngilizce olarak vereyim bülteni (küçük hatalar, yanlış anladığım yerler olabilir tabii), sonra da Türkçe olarak birebir çevirmeye gerek olmasa da ne anlam içerdiğini yazarım.
We're heading a PKK camp deep in the Kandil mountains, just getting out here was a five hour pretty brutal height from where the vehicles dropped us off. And this is something that the media rarely gets to see.
This is the camp's kitchen area, pretty make shift and that is largely because these camps are constently moving sides, they can't stay in one place that's to avoid attraction.
The water runs through here are so clean and clear they are actually drinkable... It's all about living off of what nature has to offer... Now the PKK has been called a terorrist organization by the USA and by the Iraqy goverment. Most of the time when you hear about them in the media during clashes with Turkish Troops or when Turkey accuses them carrying out an act of terror.
What we're seeing right here is that even though the PKK has long for decades been fighting troops trying to establish a Kurdish state in the south eastern Turkey, their cause has evolved into something that is really so much more. It is about drastic social change. It's about the empowerment of women.
They believe that much of today's global crysis is because we live in a male dominated male driven society, in fact their jailed leader Abdullah Ocalan said back in 1998 that the PKK was a women's party and that any men who couldn't handle that could actually just leave. And talking to the men here, they will tell you that the worst insult that directed out them even though they are very hardened fighters is to be called marchow.
Most of the fighers we spoke to here, realized that they are not gonna see their cause succeed in their lifetimes but they say living out here in nature as hard as it could be at times is completely worth it, that every moments in their lives has meaning.
TV'de yayınlanan hali bundan çok daha uzundu ve röportajları içeriyordu. Uzun versiyonu özellikle çok daha sinir bozucuydu. Nihayetinde öcü gibi gösterilen bir "Türk Ordusu" ve esasında demokratik haklar ve istekler talep eden ve insan hakları peşinde olan PKK seziliyordu sunumda. Ayrıca neredeyse Ankara'ya kadar gelen sözde Kürdistan haritası da cabası. Bilmiyorum Dış İşleri Bakanlığımız bu tip yayınları takip edip ertesinde birşeyler yapıyor mu, ama yapsa iyi olur. Çünkü sıradan bir yerel kanaldan bahsetmiyoruz burada, uluslararası, dünya çapında bir kanal olan CNN'den bahsediyoruz ve bu tip haberleri "Exclusive" başlığında veriyorlar, yani "Özel" haber.
Bundan 3-4 sene evvel de, Marie Claire dergisinin Hollanda basımında, PKK Terör Örgütü üyesi kadınları, "Amazon: Savaşçı ve mücadeleci kadınlar." şeklinde yazmışlar ve alenen övmüşlerdi. Ben de konu hakkında Dış İşleri Bakanlığı ile CHP'ye e-posta yollamıştım. Dış işlerinden gelen cevapta, bu tür yazılara ve yayınlara karşı hemen gerekenin yapıldığı ve gerekli düzeltmelerin yayınlanmasını talep ettiklerini bildirmişlerdi. CHP'den gelen cevabı da Kemal Kılıçdaroğlu atmıştı bizzat, şöyle ki:
Sayın Koç,
İletinizde söz konusu ettiğiniz dergiyi ve dergide yer alan haberi biz de okuduk. Doğrusunu isterseniz hiç de şaşırmadık. Çünkü batılılıların PKK terör örgütü karşısındaki iki yüzlülüğünü biliyorduk. Hatta bunların doğrudan PKK terör örgütüne yardım ettikleri de biliniyor... Fehriye Erdal olayını biliyoruz... Almanya'da PKK'nın nasıl örgütlendiğini biliyoruz. Danimarkadan ROJ TV yayınını bilmeyen kalmadı. Ama tüm bu gerçeklere karşın beklenen sonucu alamıyoruz. Çünkü AKP'nin dış politikası tutarsızlıklarla dolu. Fazla edilgen... Sayın Başbakan Danimarkada ROJ TV muhabiri basın toplantısına girecek diye toplantıyı terketti. Ama ROJ TV hergün Türkiye'den yayın yapıyor... Peki Danimarka'ya tepki gösteriyoruz da kendi ülkemizde yapılana ne yapıyoruz. Hiçbirşey...
Asıl sorun da bu...
Biz CHP olarak bu konuları hemen hemen her toplantıda (TBMM'de) dile getiriyoruz. Son olarak Dışişleri Bakanlığı Bütçesi görüşülürken dile getirildi... Sayın Genel Başkanımız defalarca dile getirdi... Ama boyalı medya istediğini verdiği için, söylemlerimizin çoğu size ulaşamıyor... Bir başka sorunumuz da bu...
Duyarlılığınız ve yurtseverliğiniz için teşekkür eder, selam ve saygılarımızı sunarız...
Kemal KILIÇDAROĞLU CHP İstanbul Milletvekili 06 Aralık 2005 Salı
Neyse, görmüş olduğunuz gibi 3 sene geçmiş neredeyse ve halen aynı şeyler. Konumuza dönelim. Bu benim TV'de izlediğim haberde, neymiş efendim, PKK sivil halka ve vatandaşlara saldırmıyormuş, sadece Türk ordusuyla çatışıyormuş, neymiş Türk Hükümeti demokratik ve siyasi bir çözüm arayışında olsa PKK silahları indirecekmiş. Oldu tabii nedir o "çözüm"? Güneydoğu'yu vermek değil mi... Evet evet tabii.
Heh ama şimdi yukarıdaki İngilizce yazıyı açıklamam gerekirse, orada yazanlara göre PKK kendini çok değiştirmiş ve amaçları bu anlamda büyük değişimlere uğramış. Kürdistan'ı kurmak olan birinci amaçlarını geride bırakıp, kadınların ön planda olduğu sosyal düzenin bu şekilde yenilenmesini istedikleri bir amaç edinmişler. Hatta Abdullah Öcalan'ın dediğine göre PKK, kadınların partisiymiş. Dünyada yaşanan çoğu krizin erkek yönetimindeki sistemden kaynaklandığını belirtiyorlarmış. Baya feminist bir partiymiş de haberimiz yokmuş anlayacağınız!
Geçiniz bunları. Kadın haklarından bahsediliyorsa, durup düşünmek lazım. Mustafa Kemal ATATÜRK'ün önderliğindeki Türkiye Cumhuriyeti, kadınlara eşit haklar veren ilk devletlerden biridir, unutulmasın bu ayrıntı da.
Yazının genel içeriği bu. Gerisi doğa koşulları, zorlu yaşam, ıvır zıvır gibi hikâyelerden bahsediyor.
Öğretmen katili, bebek katili olanlar şimdi kendilerini kadın hakları savunucusu olarak mı lanse ediyor yani? Komik... Alkış tutsun bir de dünya size hadi... Ne yazıktır ki, PKK TERÖR ÖRGÜTÜ kendini dünyaya bu şekilde anlatabiliyor ve göz boyayabiliyor ama biz koskoca Türkiye Cumhuriyeti Devleti olarak kendimizi ne kadar ifade edebiliyoruz, tanımlayabiliyoruz, meçhul... He dünya kamuoyuna kendimizi kanıtlamamıza gerek var mı derseniz, evet olmayabilir. Fakat böylesi durumlara karşı da, sert ve gerekli tavrı da sergilemeliyiz. Ortada bir "özgürlük savaşçıları", "demokrasi ve hak talepçileri" OLMADIĞININ gösterilmesi lazım. Ne hakkı, ne demokrasisi ayrıca? Türkiye Cumhuriyeti Vatandaşı olan hangi Kürdün önünde nasıl bir engel var? Bu memlekette Kürt iş adamları da var, Kürt siyasiler de var, Kürt Başbakan ve Cumhurbaşkanı bile vardı. Hatta zamanında Saddam'ın yönetimindeki Irak'tan kaçıp da Türkiye'ye sığınanlar kimdi? Kime yardım eli uzatıldı? Eee o zaman, ben mi atlıyorum bir yerleri?
Sorarım size, Amerika Birleşik Devletleri, İngiltere, Fransa, Almanya, İtalya, Rusya... Hangisi sınırları dahilinde olan bir bölgeyi verir günümüzde? Gürcistan'ın bile Osetya elden gidiyor diye yaptıklarını gördünüz...
Ama tabii, durumların bu boyutlara ulaşmasında Türkiye Cumhuriyeti'nin geçmiş 30 yıllık hatta 50 yıllık hükümetlerinin payı var. Yapılamayan toprak reformundan tutun da Doğu ve Güneydoğu'ya bir türlü sağlanamayan kalkınma ivmesi bunların en büyük sebepleridir bence.
Uzun lafın kısası konuş konuş, anlat anlat bitmez bu yazı. Çok üzülüyorum böyle kritik zamanlar geçiriyor olmamıza ve bir türlü belimizi doğrultamayışımıza, halbuki o kadar güzel bir Vatanımız var ki...
Nuri Bilge Ceylan'ın dediği gibi gerçekten: "Yalnız ve güzel..."
Her ne kadar şehit haberlerinden dolayı çok kötü bir moralde ve durumda olsam da, siteye güzel bir şarkıyla devam etmek istiyorum. İşin aslı geçtiğimiz Cuma yayınlanan Beyaz Show'a kadar şarkıdan hiç haberim yoktu, meğersem çoktan ortalığı kasıp kavuruyormuş.
Velhasıl, şarkı Rafet El Roman'ın yeni albümü "Bir Roman Gibi"de yer alıyor. Bir Roman Gibi'nin şarkı listesi şu şekilde:
1. SEVDİM AMA SONU YOKTU
Söz: Rafet El Roman - Gülten Türk
Beste: Can Sanıbelli - Okan Akdeniz
2. AŞK-I VİRANE
Söz - Müzik: Yusuf Güney
3. SON VEDA
Söz: Rafet El Roman
Beste: Rafet El Roman - Can Sanıbelli - Erman Türköz
4. SENİ SEVİYORUM
Söz - Beste: Rafet El Roman
5. ÖMRÜMÜN SAHİBİ
Söz: Rafet El Roman
Beste: Rafet El Roman - Can Sanıbelli
6. YAŞANANLAR ANLATILMAZ
Söz: Rafet El Roman - İskender Türsen
Müzik: Rafet El Roman - Can Sanıbelli
7. AŞKINDAN HABER VER
Söz: Rafet El Roman
Beste: Rafet El Roman - Can Sanıbelli
8. OHNE SIE
Söz - Beste: Rafet El Roman - Zafer Yılmaz
9. NE OLDU O GÜNLERE
Söz - Müzik: Rafet El Roman
10. BİLSEN DE BİLMESEN DE
Söz - Müzik: Rafet El Roman
Gelelim bahsettiğim çıkış şarkısı, Aşk-ı Virane'ye... Efendim, ne anlamlı, ne doyulmaz sözlerdir onlar öyle. Hatta şöyle ki:
Aşk bir kalbin içinde ağlıyor aşk Sızım sızım sızlatıyor,
Ellerinden kaçılmıyor,
Virane ettin bıraktın aşk.
Bir deli kurşun misali
Zulmetti bana bu gönlün
Yıkılmıştan da virane ettin
Bunun sebebi sendin.
Unutmalı artık bir anlamı yok
Sevmeyi bilmeyen birini anlamak
Ne zor...
Sensizliği kabul eden bir kalpde mutlu olmazsın
Bu katlanılmaz gururlarla sende başa çıkamassın
Giden o olsun, terkedende
Artık zaman hakikatle yüzleşmekte.
Aşk bir kalbin içinde aglıyor aşk
Sızım sızım sızlatıyor,
Ellerinden kaçılmıyor,
Virane ettin bıraktın aşk.
Ben de aynı duygularla
Geldim geçtim bu yollardan.
Aşkın her katı halini
Yaşadım, gördüm inan.
Şimdi zamanla geçer desemde
Avunmayacak yüreğin.
Ne kadar lanet etsede kalbin
Dinlemeyeceksin..
Bu deli gönlüm neler neler
Uğrunda harcadı hergün
Bir an yılmadan.
Unut demek olmaz
Laf anlamaz bu kalp
Bu aşkın içinde
Ne emekler saklıdır.
Aşk bir kalbin içinde aglıyor aşk
Sızım sızım sızlatıyor,
Ellerinden kaçılmıyor,
Virane ettin bıraktın aşk.
Şimdi de sizleri Aşk-ı Virane'nin klibiyle baş başa bırakayım:
Açıklamadan geçmeyelim. Aşk-ı Virane'nin söz ve müziği, Rafet El Roman'la düet yapan Yusuf Güney'e ait. Kendisi 4 senedir müzikle ilgili çalışmaları olan ve ailesiyle İngiltere'de yaşayan, aslen Trabzonlu bir Rafet El Roman hayranıymış. Herşey de zaten Rafet El Roman'la tanışmasıyla bir anda değişivermiş. Gerçekten de öyle gözüküyor, şarkı bir harika... :)
Ayrıca Yusuf Güney'in Kasım ayı sonunda bir albüm çıkaracağı da verilen bilgiler arasında. Bakalım albüm nasıl olacak. Uzun lafın kısası, Rafet El Roman'ı da, Yusuf Güney'i de tebrik ediyorum, başarılarının devamını diliyorum...
Son 1 saattir verilen haberlere göre, Hakkari'nin Şemdinli İlçesi'nin Irak sınırındaki Aktütün Jandarma Sınır Karakolu'na yapılan saldırıda 1 astsubay, 6 uzman erbaş ile 8 erbaş ve er olmak üzere 15 asker şehit olurken, 2 uzman erbaş ise de kayboldu.
Şimdi esasında söyleyecek çok söz var. Ama hepsini yutuyorum. Aslında sırf kendimi tutup yazıyı üstün körü geçmiş olmamak için, konuyu hiç yazmayacaktım, ancak kayıtsız da kalamadım.
Yıllardır her haber bülteninde "şehit haberleri" dinliyoruz. Yıllardır... Bu hiçbir bahanesi olmayan çok acı ve ciddi bir gerçektir. İşin bir boyutu da, içimdeki "inancı" yitirmeye başlamış olmam. Geçmiş zamanlarda bir devlete bakıyorsunuz, kaçırılan 2 (yazıyla iki) askeri için ortalığı birbirine katıyor, bize bakıyoruz 35.000 (yazıyla otuzbeşbin) şehit vermişiz, halen demeçler aynı: "Terörle mücadeleyi kararlı ve kapsamlı şekilde sürdüreceğiz." Şaka mı bu ya? Mücadeleyi sürdürmek... Yani aslında cümlenin içerisinde "terörü bitireceğiz" anlamı yok. Yani ben bulamıyorum. Olsaydı zaten 25 seneyi aşkındır aynı şeyleri yaşıyor olmazdık diye de düşünüyorum.
Efendim bu işi kapsamlı şekilde ele alırsak, çok vahim konulara değinmemiz gerekir. Şimdi her emekli üst rütbeli askerimiz, bölgeyi avcunun içi gibi bildiğini söylüyor. Eğer böyle ise, nasıl bu kadar savunmasız kalınabiliyor bilinen yerde? Halen doğru düzgün önlemler nasıl alınamıyor da gündüz vakti baskın yapılabiliyor?
Hadi işin askerî boyutunu geçtim, ya yıllardır vergilerden, lotolardan, oradan buradan, eğitime ıvıra zıvıra toplanan paralar nereye gidiyor? İki gün önce haberlere bakıyorum, Doğu'da bir mahalle, köprüleri yok, kendilerince tahtadan, can güvenliği olmayan, teleferik yapmışlar, bu şekilde karşıya geçiyorlar. E ama yuh ya! 2008'deyiz, yeni yetme bir ülke de değiliz ki eksiklerimizi kapatmaya henüz zaman bulamayalım. Yahu bu ülkenin valileri, kaymakamları napar?
Bakıyorsunuz, halen okulları yok, okulların tuvaletleri yok, okulları olsa öğretmenleri yok, hepsi olsa okula gidecek yolları yok... E siz bu çocukların ne olmasını bekliyorsunuz? Nihayetinde halkın da "doğum kontrol" denilen şeyden haberi yok, bölgeye bir bakıyorsunuz 7-8 çocuklu aileler...
Nedir bu basiretsizlik? İlgisizlik? Doğu ve Güneydoğu Anadolu için hızlı kalkınma projeleri hazırlayıp, uygulamak çok mu zor? Bence hayır. Bölgelerin eksiklikleri belirlenir, kaynaklar ayrılır ve işe başlanır. Okulsa okul, yolsa yol, köprüyse köprü, sınırsa sınır, ışıklandırmaysa ışıklandırma, nedir yani? Derme çatma bir ülke değiliz ki biz!
Ama şimdi ne olacak ben söyleyeyim, 15 şehidimizin cenazesi kaldırılacak, kimileri "vatan sağ olsun" diyecek, kimisi öfkeli bir şekilde hükümeti paylayacak, ama 1 hafta bilemediniz 2 hafta sonra unutulacak... Ateş düştüğü yerde kalmış olacak. Vatan sağ olsun da, insanlarımız da "sağ" olsa daha iyi olmaz mı artık?
Comment Wall (1 comment)
You need to be a member of Turk Blog Yazarlari to add comments!
Bu ağa katılın